Birçok izleyici tarafından büyük beğeni toplamış ve insanın iç benliğine ayna tutmuş, unutulmaz fimlerin unutulmaz sahnelerini hem sinematografik güzellikleriyle hem de hissettirdikleri duygu geçişleriyle dilimiz döndüğünce ele almaya çalıştık. Keyifli okumalar!

HER 

Yönetmen koltuğunda Spike Jonze’un oturduğu günümüze çok da yabancı olmayan kurgusuyla 2013 çıkışlı Amerikan bir bilim kurgu filmi Her’den etkileyici bir sahne. Fotoğraftan da anlaşılabileceği gibi sahne gelecek zamanda New York’ta gerçekleşiyor. Joaquin Phoenix’in canlandırdığı ana karakterimiz Theodore, çalışma masasındaki bilgisayarının karşısında oturmuş ve dalgın bir şekilde masadaki objeleri izliyor. Dramatik etki düşünüldüğü için sahne orta plan tekniğiyle ve eğik bir kamera açısıyla çekilmiş. Arka plandaki devasa New York gökdelenleri ve masanın üzerinde duran kusursuz tasarlanmış bir bilgisayar sahnedeki ilk göze çarpan ögeler. Yönetmen bu yolla insanın yalnızlaşmasını ve giderek yalnızlaşacak olmasını teknolojiyi merkezine alarak işlemiş. Sahnedeki sanallık Theodore’u yıpratmış gibi görünüyor. Yalnızlık onu çok yormuş olacak ki omuzları düşmüş ve kafasını öne eğmiş aynı zamanda elleri önünde bağlı dalgın dalgın masadaki kağıtları izlemesi içinden ‘nasıl’ sorusunu soruyormuş hissi veriyor. Sahnede kusursuz, modern ve zengin bir hayat var ancak bir o kadar da sahte ve ruhsuz. Karakter bu dünyada çaresiz bir şekilde yapayalnız kalmış ve elinden depresif bir ruh haliyle düşüncelere dalmaktan başka bir şey gelmiyor bu haliyle Theodore günümüz metropol insanına çok yakın olduğu için sahne adeta önceden izlenilmiş hissi yaratıyor. Her şey kusursuzken masanın dağınık olması Theodore’un zihnini, bu soğukluğun içine sıcak renk ve ışıkların atılması karakterin insani duygularını ve hala canlı kalan ruhunu temsil ediyor. Böylece sahneye baktığımızda dünyanın normal kabul ettikleri ve kendi gerçekliğimiz arasında gidip gelmemek kaçınılmaz oluyor. 

ZERKALO 

Tüm zamanların en büyük yönetmenleri arasında gösterilen Andrei Tarkovsky’nin sinemayı şiire dönüştüren 1975 yapımlı otobiyografik filmi Zerkalo bizlere II. Dünya Savaşı öncesinden, savaş esnasından ve savaşın sonrasından kesitler sunuyor. Taykovsky’nin hayatından izler taşıyan hikaye, dibine kadar bireysel niteliklerle bezenmiş olmasına karşın, dönemin Rusya toplumunu da betimlemekten çekinmiyor. Filmin en ünlü sahnelerinden birini gördüğümüz resimde ana karakterimiz Aleksei’nin annesi kulübelerinin önünde oturmuş manzarayı seyrediyor. Sahnede gerçeklik önemsendiğinden tam çekim tekniği kullanılarak çekilmiş ve kamera düz bir açıyla yerleştirilmiş. Karakter yaşamının her döneminde peşinden koştuğu nihai yer olan evin sıcaklığını arkasında bırakırken önünde uzanan dünyanın sonsuzluğuna yoğun bir tutkusu var. Sahnede nostalji, ev duygusu ve yeşil çok güçlü. Gökyüzü önümüze açılırken ağaçlar çok yüksek ve gür bir bitki örtüsü var. Her şey çok ayrıntılı tasarlanmış, insanoğlunun aksine doğa çok sakin. Tarkovski seneler sonra filmi çekmek için mekana gittiğinde, karakterimizin önünde uzanan tarlaya artık çocukluğundaki gibi karabuğday ekilmediğini görmüş. Çiftçiler her ne kadar arazinin karabuğdaya uygun olmadığını söylese de Tarkovski oraya yeniden karabuğday ektirmiş ve bakımıyla kendisi ilgilenmiş. Filizlenmelerini, olgunlaşmalarını, sararmalarını izlemiş ve sahneye kendi çocukluğunun imgelerini yüklemiş.

THE CROWN

Yönetmen koltuğunda Stephan Daldry’nin oturduğu Emmy ödüllü dizi, dünyanın en meşhur ve en uzun süre tahtta kalan kraliçesi II. Elizabeth’in saltanat dönemini anlatan bir biyografi hikayesi. Dizide kraliçeyi başarılı oyuncu Claire Foy canlandırıyor. Elizabeth’in taç giyme töreninden olan bu sahne, saraya, kraliçeye, protokole ve monarşiye ayna tutarken bizlere adeta görsel bir şölen sunuyor. Westminster Kilisesi’nde gerçekleştirilen sahnede oyuncuların kostüm tasarımları kusursuz görünüyor. Kraliçe İngiliz Uluslar Topluluğu ülkelerinin amblemleri işlenmiş beyaz ipekten bir elbise giymiş, üzerinde ise epey uzun olduğu anlaşılan, etekleri yedi nedime tarafından taşınan kadife Devlet Kaftanı bulunuyor ve taşlarla bezeli bir taç taşıyor.  Yalnızca İngiliz bayrağı renklerinin kullanılmış olması sahneye büyük bir resmiyet katmış. Yönetmen konuya uzaktan baktığından olayı ve arkadaki insan topluluğunu bütünlemesine görebiliyoruz. Monarşinin büyüklüğü ve gücü hissettirilmek istenmiş olacak ki arka plandaki insanların dizilişinde bir mizan ve intizam var ve kıyafetlerinin büyüleyiciliğinden, jest ve mimiklerinden burjuva ve halkın karşısına çıkmakta çok iyi oldukları anlaşılıyor. Elizabeth üzerlerindeki kaftanlardan anlaşılabileceği gibi yanında üst kademeden olan iki din adamıyla birlikte tahtına doğru yürüyor ve Kraliçenin ailesi de dahil olmak üzere bütün protokol onları ayakta izliyor. Buradan anlaşılıyor ki Lilibeth bu sahnede her şeyin ötesinde ve üzerinde. İnsanların yüzünde kutsal bir seremoniyi gerçekleştirmenin duygusallığı ve ciddiyeti var. Lilibeth’in duruşundan ise kraliçe olmanın ürkütücü beklentisine karşı sert ve güçlü bir direnişi sezerken gözleri bize adım attığı yeni hayatın ağırlığını ve zorluğunu, yaşadığı korkuyu hissettiriyor. Birçok kimliğini geride bırakıp Kraliçe kimliğini taşımak zorunda kalmış ve bu yüzden bakışlarında buruk bir hüzün de var. Gerçek hayatta ne kadar gizemli ve merak uyandıran bir hayat yaşasa da Lilibeth’i burada çıplak bir şekilde insan olarak görebiliyoruz.

 FULL METAL JACKET

Her Stanley Kubrick filmi gibi müthiş detaylı bir çalışma ve emeğin ortaya çıkardığı başyapıt, Vietnam savaşının bireyler ve toplum üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne seriyor. Diğer savaş filmlerinin aksine bu sahnede bir kahramanlık hikayesi yok aksine karakterin korkusu gözlerinden rahatça okunabiliyor. Kubrick Vietnam savaşındaki askerlerin zihinlerini dokunaklı ve gerçekçi bir biçimde önümüze dökmüş. Bazıları için fazla tanıdık olan arka fon, çok boş, çok klinik bir savaş anı. Etrafı kaplayan toz bulutlarıyla, harabe evlerle,  doğadan hiçbir rengin kullanılmamasıyla savaş anı çok iyi betimlenmiş. Sahnede Matthew Modine’in canlandırdığı askerin temel bir kimlik değişimi yaşadığı ana tanık oluyoruz. Ölmekle öldürmek arasındaki yaptığı seçim silahı tutuşundaki sertlikten anlaşılabiliyor. Karakter her ne kadar çok disiplinli ve sistematik bir eğitimden geçip gelmiş olsa da sahne çok dağınık. Savaşın üzerinde yarattığı travmadan olsa gerek çok güçsüz ve çelimsiz gözüküyor. Karakter sahnenin tam ortasında bulunduğundan karşı karşıyaymış gibi hissediyoruz ve yoğun bir duygu geçişi var. Savaşın yaşattığı gerginlik ve korku dibine kadar bize geçiriliyor.

REVOLUTİONARY ROAD

Richard Yates’in aynı adlı romanından uyarlanan 2008 yapımlı Amerikan filminin yönetmenliğini American Beauty filmi ile Oscar ödülü kazanan Sam Mendes yapıyor. 1950’ li yılların Amerika’sında geçen filmin başrollerinde Leonardo DiCaprio ile Kate Winslet bulunuyor. İkili kendilerine asıl şöhreti getiren unutulmaz kültlerden biri olan Titanic’in ardından 11 yıl geçtikten sonra yeniden bu filmle bir araya geldiler ancak bu film Titanic’in aksine saf bir aşkı değil de arzuları ve hırsları arasında sıkışan genç bir çiftin hikayesini anlatıyor. Yukarıdaki sahnede de  gündelik ideallerinden ve hırslarından kurtulup içlerindeki gerçek mutluluğu keşfettikleri nadir anlardan birini görüyoruz. April sevdiği adamın yüzündeki çizgileri izlerken senelerdir sıla özlemi çektiği o yere nihayet ulaşmış gibi görünüyor. Frank’te ise halen belirgin bir gerginlik var. Sahne oyuncuların kıyafetleriyle, saçlarıyla ve arka fonuyla 50’lerin Amerikan rüyası hayatını bizlere sonuna kadar geçiriyor. Olay samimi bir ev partisinde geçiyor ve romantizmi artırmak için çoğunlukla pastel renkler kullanılmış. Yönetmen orta sınıf aile dramasını eleştirirken onların duygularına da şahit olmamızı istediğinden bel plan çekim tekniğini kullanmış ve April duygularını daha yoğun yaşadığından kamera ona doğru eğik bir açıyla duruyor.

PULP FİCTİON

Quentin Tarantino tarafından yazılan ve yönetilen 1994 Amerika yapımlı kara komedi suç filminin bu sahnesinde John Travolta ve Uma Thurman, filmdeki adlarıyla Mia ve Vincent Chuck Berry’nin “You Never Can Tell” şarkısı eşliğinde fütursuzca dans ediyorlar. İkili arasında inanılmaz bir çekim ve tutku var ancak Vincent bir gangster ve Mia patronu Marcellus Wallace’in karısı. Bu sebepten olacak ki aralarındaki çekimin sonuçlarından korktuklarından sahnede göz göze gelmekten kaçınıyorlar. Hikayenin gerçekliği de buradan geliyor ikili mafya babasına baş kaldırıp uzaklara kaçmıyor. İnsani korkuları var. Üstelik Tarantino uyuşturucu bağımlısı ve cani bir gangstera dans ettirerek derinlerde olan ince ruhuna sempati beslememizi sağlıyor. Arka fondaki insanlarda kendilerini tıpkı bizim gibi ikilinin büyüsüne kaptırmışlar, hayran hayran onların twist yapışını izliyorlar ve herkes çok mutlu. Sahnede çok iyi bir görüntü ve tempo var. Sıcak bir renk paleti kullanıldığı için göze çok hoş geliyor. Genişletilmiş alan derinliği kullanıldığından birden çok eylemi ve düzlemi gösteren üç boyutlu bir kalitesi var. Tarantino hikayenin samimiyeti ve gerçekliğini vurgulamak için kamerayı karakterlerden uzak bir yere ve düz bir açıyla konumlandırmış. Sanki biz de arka fondan gelen eğlenceli müzikle Mia ve Vincent gibi kendimizden geçip dans ediyoruz.

Hoşça ve Sinerjiyle kalın