Renkleri nasıl algılarız? Gerçekten varlar mıdır yoksa biz onları zihnimizde mi var ederiz? Bunlara geçmeden önce beyaz nedir önce onu tanımlayalım.

Beyaz ışık, bilinen üzere görebildiğimiz renklerin tamamını içerir ve bilinmesi gereken şudur ki algıladığımız renkler, cisimlerin rengi değil, cisimlerin absorbe etmedikleri renktir. Kırmızıya kırmızı deriz çünkü cisim beyazı oluşturan tüm renkleri soğurmuştur, kırmızı hariç. Görebildiğimiz tek renk kırmızı kalır yani.Peki görme problemi olmayan tüm insanlar kırmızıya nasıl kırmızı der? 

Bir cisme vuran ışık önce korneamıza, oradan da retinamıza ulaşır. Retinada iki farklı hücre bulunur: çubuk hücresi ve koni hücresi. 

Koni hücresi renkleri gündüz algılamamızı sağlar. Normal şartlar altında koni hücresi üç farklı ana renge göre programlar kendini. Bunlar kırmızı, yeşil ve mavidir(red, green, blue=rgb renk uzayı olarak adlandırılır. Yazıcıların yazdıkları her bir noktanın rengi, bilgisayarlar hatta telefonlarımızdaki kameralar bile bu renk uzayını referans alarak faaliyet gösterir). 

Kırmızı, yeşil ve mavi. Retinamızda sadece üç renk varsa nasıl bu kadar çok rengi görebiliyoruz? Tamamı birbirleriyle kombinasyon içerisinde hesaplandığında bilim insanlarına göre sadece bu üç renk ile bir milyon rengi ayırt etmemiz mümkündür. Bizler üç renge sahip olduğumuz için trikromat grubunda yer alırız. Bahsettiğimiz bu renklerin bulunduğu koni hücresi, x kromozomuyla taşınır. Bu sebepten kadınlarda iki adet erkeklerdeyse bir adet bulunur. Erkeklerin yüzde on oranında renk körü olduğu biliniyor. O hâlde bu sadece bir teoridir ki erkeklerin renk körlüğü koni hücresi eksikliğinden kaynaklı olabilir. Kadınlarınsa bazıları ikinci koni hücresini birleştirip normal insanların aksine dördüncü bir rengi retinalarına programlayabilirler. Buna tetrakromat ismi veririz. Tetrakromatların algılayabildiği renk sayısı 10.000 olarak düşünülüyor. Belki de kadınlar mint rengi dediğinde erkeklerin gözünde bir şey canlanmamasının sebebi de budur. Fakat tetrakromat kadınlar hemen sevinmesin; çünkü bizler trikromat koni hücresine sahip insanların dünyasında yaşıyoruz.Televizyondaki renkleri daha farklı göremeyebilirsiniz fakat yine de gökkuşağını görüşünüz, bir kelebeğe baktığınızda gördüğünüz renk cümbüşü, adeta ruhunuzu şahlandıracak şairanelikte bir deneyim olabilir. Kelebek demişken hayvanlar alemine de bir giriş yapalım. Bizim gördüğümüz rengi onlar da aynı bizim gibi mi görüyorlar? Örneğin köpekler, sanılanın aksine renk körü değillerdir. Fakat bize nazaran daha az rengi ayırt edebilirler zira yalnızca 2 fotoreseptörlere sahiptirler. Bu demek oluyor ki köpekler gökkuşağını bizim gibi göremiyorlar. Ne büyük kayıp! Umalım da köpekler köpek olduklarının farkında olmasınlar. Kediler de insanlar gibi üç farklı fotoreseptörlere sahiplerdir. Gelelim kelebeğe, normalde üç fotoreseptör ile milyonlarca rengi görebilen insan ırkı bir tarafta duradursun, kelebeklerin tam 6 fotoreseptörü olduğunu söylesek ne derdiniz acaba? Aynada kendilerine baktıklarında ne müthiş bir görüntüdür kanatlarının binlerce rengi barındırması. Bizim sınırlı algımıza karşın onlar mor ve kızıl ötesi ışınları da algılayabilirler. Hatta belki onların da ötesini. Bizim için ötesi kavramı şimdilik yalnızca belirsizlik anlamına geliyor. Fakat doğada en fazla fotoreseptörler onlarda değil.  Peygamber devesi karidesi olarak bilinen deniz hayvanı tam tamına 16 tane fotoreseptöre sahip. Bu karidesin gökkuşağını gördüğünü düşünsenize! Karidesin renk algısı denizin dibindeki yosunları, binbir renkli balıkları, kum tanelerinin renklerini ayırt edebilecek fevkaladeliktedir. Belki de bu hayvanların bu kadar çok rengi görmesi sürekli kendilerini tehdit altında hissetmelerine neden oluyor ki çok şiddete meyilli olduklarını söylemek gerek. Saatte 85 km hıza ulaşan yumruklarının gücü 22 kalibrelik bir mermiye eşdeğer. 

Peki bir maymun kırmızı renge baktığında ne görür? Ne acıklıdır ki yalnızca gri. Peki bu hayvanlara bir deney yaptığımızı, insanlardan alınan kırmızı renk konisinin gözlerine enjekte edildiğini ve 20 günün sonunda nihayet kalıcı olarak kırmızıyı görebildiklerini, hatta bilime katkılarından dolayı kendilerini meyve suyu ile ödüllendirdiğimizi söylesek? Hemen hepimizin aklına gelen ilk soru: şimdilik onay alamasa da, bir gün bu onaylandığında bizlere de belki karideslerden yeni bir renk konisi enjekte edilebilir mi? Bulutlar, gökyüzü kim bilir nasıl görünür? Heyecanımızı bir kenara bırakıp şimdi kendimizi sorgulayalım. Tüm renkleri imkânımız varken görüp görmediğimizi, görülecek ne çok şey olduğunu… Bilinen odur ki dünya sandığımızın hep daha fazlasıdır.

Şimdi en başa, retinamıza dönelim. İki farklı renk hücresinden bahsetmiştik: koni ve çubuk. 

Çubuk hücresi bizim geceleri renkleri algılayabilmemizi sağlar. Ne yazık ki ışıksız ortamda gördüğümüz tek renk gridir ve onun tonları. 

Bu nedenle ‘’bu elbiseyi sarı beyaz mı, siyah mavi mi görüyorsun?’’ diye soruşlarımız yalnızca ışık ve ışıksızlık ile açıklanabilen bir yanılsamadır.

Şimdi de üç ana rengimizle bir deney yapalım. Kırmızı mavi ve yeşil renklerini içeren birer “ışık” huzmesini aynı noktada birleştirirsek gördüğümüz renk beyaz olur. Bunun aksine aynı renkleri ‘’boyalarla’’ karıştırırsak gördüğümüz renk siyah olur. Sebebini ise John Ridley Stroop şöyle açıklamıştır: ‘’ışık renkleri, birbiriyle karışırsa enerjisi artar ve en sonunda en yüksek enerjili olan beyaza ulaşır. Fakat karışan boyalar birbirinin üzerini kapatır ve rengi koyulaştırmaya başlar, siyaha ulaşır. Nasıl ki beyaz hiçbir rengin soğurulmamasıyla ortaya çıkıyorsa, siyah da tüm renklerin soğurulmasıyla oluşur. Eğer rengi, beyaz ışığın göze yansıyan dalga boyları olarak tanımlarsanız elbette siyah bir renk değildir. Siyah, ışıksızlıktır. fakat, renk tarifinizi, soğurulan dalga boyları üzerinden yaparsanız, siyah bir renktir. Siyah bir renk midir? Hem evet hem hayır. Aklın yolu daima bir değildir, aklın yolu bakış açımıza göre değişir. Bakışımız açık olsun yeter ki.

Hoşça ve Sinerjiyle kalınız…