Para, günümüz dünyasının belki de vazgeçilmezi. Parasız nefes bile alamadığımız bu dünyada  para neden bu kadar şart? Para nedir? Para geçmişten beri bu kadar değerli miydi? Bu ticaret denilen kavram ve bunun tarihi nedir? Sorularınıza gelin beraber cevap bulalım.

Para Neden Ortaya Çıktı?

 Para esasında bir ihtiyaç nedeniyle ortaya çıktı. Daha önceki Blog yazımda alıntıladığım (Pazarlama ve Pazarlamanın Gelecekteki Yeri) Adam Smith’in açıkladığı gibi bir fırıncının elinde ihtiyacından fazla ekmek var fakat çiviye ihtiyacı var. Bir nalburda elinde ihtiyacından fazla çivi var onun da ete ihtiyacı var ama kasapta çivi de ekmek de var bu yüzden birbirlerine müşteri olamıyorlar. Para da tam olarak burada ortaya çıkıyor üçünün de üzerine anlaşabildiği ve fazlalığında sorun yaratmayacak bir araç. Para ilk olarak tam bu ihtiyaca çözüm bulmak adına çıkıyor. Tabii ki bu araç bu kadar ilkel ve lokal şekilde kalamıyor ve bir devlet kimliği haline geliyor. Bir süre sonra devletler kendi meşruiyetini para üzerinden sağlıyor. Hepimizin tarih derslerinden bildiği hutbe okutup para basmak o toprağın kapsadığı alanda o paranın geçmesi anlamına geldiği için para bastıran o mülkte egemenlik kurmuş oluyordu. Para günümüze doğru gelirken çeşitli geliştirmelere tabi tutulmuştur. Para eskiden sikke misali ve değerli madenlerden oluşan bir araçtı. Bir akçeyi ikiye bölündüğünde 2 yarım akçeniz oluyordu. Sikkeler ileride külçelere dönüşüp merkez bankasında mübadil kaynak olarak kullanıldı. Bu dönemde kâğıt paralara geçilmeye başlandı. Para artık altın değerinden ziyade legal bir ödeme aracına dönüştü. Kağıt para akçe gibi maddesel bir değerden bir temsil içeren kağıt formuna geçti ve artık misal 100 doları ikiye böldüğümüzde 50’şer dolarımız olmuyor. Bir kısım paranın karşılığı olarak kullanılan bu değerli madenler 1970 yılına kadar bu işlevde kullanmaya devam etti. 1970 yılında ABD başkanı Nixon artık karşılıksız para basacağını söyleyip artık paranın özgürleşmesine ve bir güven aracı olmasına dönüştürdü. Dünyada Euro ve USD para birimlerinin her yerde geçerlilik nedeni de bundan ötürüdür. Paranın dağıtımı, toplaması, eşitliği, kazanımı, harcanması hep bir sorun teşkil etmiş ve bunun üzerine çeşitli sosyologlar ve ekonomistler tarih sahnesine çıkmış hatta bazıları ideolojik figüranlar olmuştur.                                                                               

  Paranın dört temel işlevi vardır:

  • 1-) Paranın Değişim Aracı İşlevi: Paranın bir hak ölçümü olması. İktisatta yaygın olarak bilinen devletlerin iki tane para basma çeşidi vardır biri karşılıksız (Fiat) diğeri ise özellikle 1971’e kadar yaygın olarak kullanılan bir paranın muadili kadar değerli madenin merkez bankasında tutmak (1 sterlin yani pound esasında bir ağırlık birimidir). Para iki takasın arasına girerek ekmeği satıp parasını alır onun bir kısım parasıyla çivi alır; nalbur da kazandığı para ile gider kasaptan et alır.
  • 2-) Paranın Hesap ve Değer Birimi İşlevi: Fırıncının sattığı ekmeğin değerinin nalburdan alınacak bir çivi için ne kadar yeterli olduğunu veya o çivinin kaç ekmeğe bedel olduğunun nötr bir araç tarafından payda edilmesi gerekir. Aksi takdirde bir ekmek bir nalburda 3 çivi ederken başka nalburda yarım çivi bile etmez ama eğer bir ekmeğe fiyat biçersek bütün karmaşa çözülmüş olur.
  • 3-) Paranın Değer Biriktirme ve Spekülasyon İşlevi: Fırıncı bir fırın açacağı zaman sermayesinin belirlenmesinde bir araca ihtiyaç duyar. Bu sermaye de bu araçla belirlenir.
  • 4-) Paranın Bir İktisat Politikası Aracı Olması İşlevi: Bu kavram daha yeni bir kavram, genel olarak gelişmiş para otoritelerinin faiz oranlarını kontrol altında tuttukları bir işlevi.                                                                                                                                                              

Sanayi Devrimi Öncesi Para   

Para için çeşitli milatlar belirleyebiliriz lakin ben hem basitliği hem de gerçekten dünyanın bir dönüm noktası olduğuna inandığım bir milat seçmek istedim. Para Sanayi Devrimi’nden önce tabii ki çok önemliydi lakin iktisadi dünyada sanayi devrimi öncesinin daha belli sistematikler üzerine oturmuş bir dönem olarak bakabiliriz. Para devletlere toprak üzerinden vergi olarak ya da daha ticaret üzerinden kazanılmaktadır. Tabii ki Sanayi Devrimi sonrası gibi bir ağ beklenemez. Son zamanlarında coğrafi keşifler ile dünyanın büyük bir kısmı keşfedilse de genel dünya’nın 20. yüzyılın ortalarına kadar tam anlamıyla keşfedilmediği bir gerçektir. Lakin James Cook gibi usta denizciler sayesinde okyanusların büyük kısmı 18.yy.da keşfedilmişti. 1789 ların dünyası ezici oranda kıra dayanmaktaydı ki Eric Hobsbawn’ın verdiği verilere göre Balkanlar’da, Rusya’da ve İskandinavya’da insanların yüzde 90 ile 97’si kırlarda yaşıyordu. Bu da bize tarım hayvancılığın ticaret dışında temel geçim kaynağı olduğunu gösteriyor. Paranın daha çok endüstrileşme ile kazanan sınıfının sonucu olan “Kentli” tabirinin kullanıldığı kent sayısı top1am 1789 yılında Avrupa’da 20 adet idi. Bu nedenle tarım sorunu 1789’lu dünyası için büyük sorundu. Bahsi geçen dönemde para sahipliği toprak, toprak kirası net gelirin tek kaynağı olarak doğallıkla varsaydıklarını anlamak kolaydır.

Yani Sanayi Devrimi öncesi merkezi Avrupa olan ekonomik yapı üç büyük kısma ayırabiliriz. Avrupa’nın batı kısmında denizaşırı sömürge uzanmaktaydı. Buralarda- özellikle Amerika ve bugünkü Kanada dolaylarındaki bağımsız çiftçiler hariç- esas olarak sömürülen ziraat ve madenler diğer denizaşırı topluluklardan ele geçirilmiş köleler tarafından sağlanıyordu. Buna istisna Hollandalılar ve diğerleri kendilerine bağlı adalardan bazı önemli ziraat ürünlerini (Kahve, baharat, …) kendi ülkelerine çalma usulü bir ekonomik sistem kurulmuştu. İkinci büyük kısım Avrupalıların kendi ülkelerinde sürdüğü tarım. Avrupalı köylülerin parasızlığı bir tarım soylusu kesim yaratmış bir kesimi malikane sahibi yapmıştı. Bir diğer kısım ise ileride Sanayi Devrimini başlatacak zanaatkar atölye sahipleridir.

Sanayi Devrimi Sonrası Para

Para Sanayi Devrimi sonrası dehşet verici bir konum aldı. Genel işleyişini başlarda vergi sonra sömürge usulü ile halledebilen Avrupa sıkıştı. Para başta bahsettiğimiz değerli maden karşılıklı olduğu için fazla değerli maden devletlerde kriz bile yarattı. Bir modern iktisat ve pazarlama mottosu çok önemli hale geldi yani “Tüketim olmadan üretim olmaz.”. Tüketim fazlası olan birikimin sonuçları olarak Avrupa yeni bir sisteme geçti bunun adı ‘‘Endüstrileşme’’ idi. Bu basit şekilde bir ürünün her tarafının bir kişi tarafından yapılması yerine ürünü bölgelere ayırıp her bölge için ayrı insan çalıştırmak sistemine döndürdü. Bu hem istihdam sağladı hem de çalışanlar tek bir bölümde ustalaştığı için işleri daha hızlı yaptı. Bir insan günde ancak 1 ayakkabı üretebiliyorsa bu şekilde bir insanın ayakkabının tamamından ziyade bir parçasını ürettiği için günde 10 parça üretebildi. Günde her elemanın 10 parça üretmesi günde 10 ayakkabı ediyor ki buna işinde profesyonelleşme hızı ve ileride ucuz kömürün avantajı ile buharlı makineler de devreye girince işin hızı çığırından çıkmıştır. Bu bir istihdam ihtiyacı doğurdu ve insanlar kentlere akın etti. Miladı kabul ettiğimiz Sanayi Devrimi sorunu topraktan paraya attı. Artık insanlar toprak için çalışmıyor, insanlar para için çalışıyordu. İnsanlar artık arsa hayali kurmuyor, fabrika açma hayali kuruyordu. Devletler artık kahve ele geçirmeye gitmiyor, kahveyi ucuza elde edip başka yerlere satıyor ya da daha da kötüsü onlara elde edemeyecekleri mamul ürün satıyor onları kendine muhtaç kılıyordu. Sorun topraktan paraya geçince çeşitli ekonomik toplumsal ideolojiler tam burada ortaya çıkmaya başladı.

Sanayi Devrimi sonrası parayı ancak bu kadar ilerleyebiliriz işin daha detaylı kısımlarını birazdan ‘‘Ticaret’’ bölümünde inceleyeceğiz.

 20.yy.’dan Günümüzde Para

Paranın daha komplike kısımlarına gelmiş bulunuyoruz lakin sakin olun işin teorik kısımlarına girmeyeceğim. Günümüz artık ekonomilerin var ettiği bir dönem. Özellikle dünya savaşları sonrası ekonomiler büyük vites değiştirdi. Sanayi Devrimi’ne kadar Fransa’nın taşıdığı sancağı İngiltere kaptı; Birinci Cihan Harbi sonrası yeni aktörlerin devreye girişi, Büyük Buhranın New York’ta olması ekonomi vitesinin o dönemden bu döneme kadar pek çok rakip karşısında galip gelerek ABD sürdürmektedir. Yazının başında da söylediğimiz gibi para son yüzyılda ama özellikle harpler sonrasında büyük değişikliklere sahne olmuştur.                         

Krizler insanların intiharlar etmesine neden olmuştur. Para yönetimleri için talep oluşturulmuş yeni iş sektörleri doğmuştur. Bankacılık bunun en büyük örneğidir. 

 Ticaret Nedir?

 Ticaret en basit formuyla takastır. Zaten para ilkel ticaretin üstüne çıkmasında ortaya çıkan sorun neticesinde ihtiyaç olarak ortaya çıkmış bir araçtır daha öncesinde de bahsettik. Ticaret geçmişten bu yana bir kırbaçtır. Bu kırbacın sahibi tüketici şiddeti gören de üreticidir. Tüketici gerek fiyat yüksekliğinden gerek kalitesinden gerek başka nedenlerden ötürü üreticiyi hep kırbaçlar ve ondan daha uygununu çıkarmasını ister. Buna yenilen üretici batar, yok olur ama dayanabilen kırbaçtan olumlu etkilenip kendini güçlendiren üretici bu konuda kendini geliştirir ve bir yerden sonra acı hissetmez. Ticaret sadece arz ile meta arasındaki bağlantı değil bunun geliştirilmesini sağlayan en önemli faktördür. Eğer bu gerçek olmasaydı Avrupalılar o koca koca kalyonları sadece balık tutmak için yapmazdı. 

Ticaretin İlkel Tarihi

Ticaretin tarihi herhalde ilk insanlık tarihine kadar dayanır. Deniz kabuklarıyla başlayan bu ilkel tarih başta belirli coğrafyalarda yoğunlaşmıştır. Ticaretin yaygın olduğu toplumlarda refahın buna mutabık yeniliklerin daha fazla olduğunu görebiliriz. İlk yazıyı Sümerlerin bulmasına rağmen Anadolu’ya Asurlular tarafından getirilmesi. Antik Mısır’ın ihtiyaçtan ötürü kullandığı geometri ve astronominin Antik Yunan tarafından sistematikleştirilmesi adlandırılması, ilk alfabeyi ticaret ülkesi Fenikelilerin ortaya koyması buna benzer çok örnek verebiliriz. Yani internetin olmadığı dönemlerde ticaretin bu yönü insanlık tarihinde önemli rol almıştır. Daha sonraki yüzyıllara baktığımız zaman konuyu üç şekilde anlatmamız doğru olur. İncelememizi ticaretin 3 ekümeni üzerinde sürdürmeliyiz. Asya, İslam toprakları, Avrupa. Asya genel anlamda en ilkel çağlardan itibaren temel ürünlerin keşfini yapan ekümenimizdir. Lakin bulmaları pek işlerine yaramamış ki bunların geliştirilmesinde, bulunulması kadar isimleri geçmez. Bir diğer ekümenimiz İslam topraklarıdır ki aklınıza sakın sadece Arap yarımadası gelmesin. Bahsi geçen topraklar Kuzey Afrika’dan Hindistan’ın kuzeyine batıda bir dönem sadece Anadolu olmasına rağmen altın devrinde Balkanlardan kuzeyindeki Kırım topraklarına kadar uzanan bir işgalden bahsedebiliriz. Elbette bizi ilgilendiren kısımlar Kuzey Hindistan, İran, Mezopotamya, Mısır, İstanbul… gibi ticaret yollarının olduğu bölgelerdir. Bu bölgelerde müslüman tüccarlar ve yahudi tüccarlar diledikleri gibi bu network’ten yararlanıyordu. Lakin kara yoluyla ancak sayılı kez o bölgelere ulaşabilen (Marco Polo,…)  Avrupalılar için bu söz konusu değildi. Onların için bu dönem daha acımasızdı. Avrupa, Coğrafi keşiflere başlamadan önce kapalı bir toplumdu ve biz Wolfgang Schivelbusch‘un Keyif Verici Maddelerin Tarihi: Cennet, Tat ve Mantık(Alm. Das Paradies, der Geschmack und die Vernunft : eine Geschichte der Genussmittel) kitabında özellikle bahsettiği konu Coğrafi keşifler ile Haçlı seferleri arası Avrupa halklarının zevksiz griliği. Avrupa soylularının normal halktan ayırıcı hiçbir şeylerinin olamadığından bahseder. O zamana değin feodal Avrupa topluluğunun az çok kaba saba bir çiftçi kültürüne sahip olduğunu ve şatoların çiftliklerden tek farkının etrafında çevrili surlar olmasından bahseder. Hakikatten de Avrupalıların bu sıkışık ve kendi halindeki tavırlarından ziyade bazı şeylerin özellikle lüks tüketim maddelerini Haçlı seferleri ile topraklarına taşımıştı. Kadife kumaşlar, renk renk baharatlar, hatta ve hatta Avrupa dillerindeki çoğu ev eşyası (Halı, kanepe gibi… ayrıca kadife, damasko ve tafta tipi kumaş isimleri dahil.) Arapça’dan dillerine geçmiştir. Bu ithal lüks Batı’yı yüz yıllarca Doğu’ya muhtaç kılmıştır. Aynı kitapta baharatın da Avrupa topraklarında büyük rağbete yol açtığını özellikle soylular arası bir soy derecesi olarak kullanıldığını biliyoruz. Buna bir örnek olarak 1194 yılında İngiltere kralı I.Richard’ı ziyaret eden İskoçya kralına, konukseverliğin başka kanıtlarının yanı sıra her gün bir kilo karabiber ile iki kilo tarçın sunulmuştur. Bunu kralın midesinin kaldırabileceğini düşünmüyorum lakin bunun bir gösteri oluşunu unutmamak lazımdır. Coğrafi keşifler de zaten bu ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Haçlı seferleri ile gösterişin farkına varan ve asla bilemediği -İlginçtir ki Avrupalılar karabiberin cennete yakın bir ovada yetiştiği, zencefil ve tarçının Mısırlı balıkçıların ağları ile Nil nehrinden çıkarıldığı, Nil nehrinin bu iki baharatı doğrudan cennetten alıp getirdiği düşünülür.1 (1-Alıntı: Wolfgang Schivelbusch Das Paradies, der Geschmack und die Vernunft) Batı için Doğu mistisizmi ve bu bilinmezliğe karşı merak ile birlikte özellikle Portekiz ve İspanyolların çaresizliği eklenince keşif çalışmaları kaçınılmaz olmuştur. 

Doğu’ya olan arz Akdeniz devletlerinin çıkarı olmuş özellikle Venedik onlarca yıl bunun ekmeğini yemiş, saraylar inşa etmiştir.Doğunun ipek kumaşları ve baharatları ile sarhoş olan Avrupa, Venedik ve İslam devletlerinin tekelinde olan bu güzelliklere ulaşmalıydı.

evrensel.net

Coğrafi Keşifler Sonrası Ticaret

Coğrafi keşifler ticaret için bir patlama noktasıdır. Az önce bahsettiğim konuda bir daha tekrarlamak isterim. İslam medeniyeti bir ticaret medeniyetidir ve zaten İslamın peygamberi de esasında bir Arap tüccardır. İslam medeniyeti ticaret yolları üzerine kurulu oluşundan ötürü kazandığı refahı ve müslümanlar ve yahudilerin faydalanabildiği serbest geçiş hakkıyla ticaretini tüm güzergahlarda keyfince yaparken Avrupa’da tam aksi yaşanıyordu. Avrupa bilakis az önce de bahsettiğim gibi Doğu hakkında pek az bilgisi ve deneyimi olmasına rağmen meyvelerinde yararlanmak ve merakını sonlandırmak istiyordu. Baharat, ipek, kahve gibi ürünlerin hepsi doğudan batıya taşınıyordu. Buna sonrasında Memlük ve Osmanlı gibi devletler eklendikten sonra Hindistan’dan çıkan bir baharatın Avrupa’ya taşınmasına kadar gümrük vergileri tavan yapmıştı (Karabiberin vergileri  Hindistan-Venedik yolculuğu 15.yy.da otuz kat artmıştır.). Lakin Avrupalılar kendilerinin dahi sonradan keşfettiği bazı avantajlarını sonunda fark edebilmişti. Okyanus. Okyanusa kıyısı oldukları için dayanıklı gemileri ile açık denizlere Doğudan öğrendikleri pusula ile açılabiliyor, yolu uzamasına rağmen daha hesaplı geliyordu ve donanmaları ile ünlü Venedik bile bu keşiflere katılamıyordu. Başlarda hristiyanlığı yaymak amacıyla Papa destekli Portekiz ve İspanyolların başlattığı bu kervanın lideri kısa süre sonra Fransa ondan da sonra İngiltere olacaktı. 18.yy.’da artık ticaret yollarının arayışından çok sömürge yarışına giren bu sistem fazladan getirilen madenler ve diğer değerli ziraat ürünleriyle İngiltere’deki ucuz kömür yataklarının avantajıyla birleşip bacaları tüttürecek ve Sanayi Devrimi’ni sağılacaktı.

edabayraktar.com

Sanayi Devrimi Sonrası Ticaret

 Sanayi devrimi ticaretin dozunu katladı ve dünya farklı düşünmeye başladı. Para başlığında bahsettiğimiz gibi artık insanlar tarım yapmak istemiyordu. İnsanlar para kazanmak istiyordu. Ülkede bir mal fazlalığı vardı ve bu hammadde fazlalığı Avrupalılarda mamul madde oluşturma fikrini getirdi. Artık Avrupalılar mamul madde üretmek ve bunu daha da kar etmek için geliştirmek için uğraştılar ve artık daha büyük bir problemleri vardı. Üretilen malı satmak. Satılmayan malın bir değeri yoktur. Bu yüzden yeni emperyalist politikalarını kobayları üzerinde denediler ve az gelişmiş ülkeleri kendi tekellerine aldılar. Üretim faaliyetlerine aşama aşama başladılar. İlk önce kentleşmeler ve doğum oranlarındaki artış geldi. Tarıma olan yatırımlar bir bir azaltıldı. 1914 yılında son neredeyse iki yüzyılın lokomotif diye tabir ettiğimiz İngiltere gümrük vergisini sıfıra indirdi. Artık o kadar ilgilenmiyordu ki tarımla bir İngiliz yediği tahılın yüzde 56’sını, peynirin yüzde 76’sını, yumurta da yüzde 68’ini ithal ediyordu. (Verilerin kaynağı: İng. Eric Hobsbawm The Age of Empire: 1875-1914 bkz.50.sf)

İng. Eric Hobsbawm The Age of Empire: 1875-1914 bkz.50sf

Yukarıda görüldüğü gibi sanayileşme ve ticarette lokomotif ülkeleri tarımdan ziyade gelirlerini mamul maddelerden alıyordu. Yani şu anki ABD gibi yüz tanklık petrol alıp bir tank veriyordu ve durum eşitleniyordu. Günümüzde de ABD’nin kasıtlı olarak yaptığı ihtiyacı olmadan ithalat yapmasının temel nedeni de budur, hem piyasa dönsün hem de ufak tefek işlere kaynak aktarımı olmasın.

İthalat, İhracat, Milenyumda Ticaret

İthalat ve ihracat günümüzde çok duyduğumuz iki kavram. Biri dışarıya ürün satmak diğeri dışarıdan ürün almak. Ne kadar korkulsa da ithalat da en az ihracat kadar önemlidir. Bunu bir deniz olarak düşünebiliriz, bir denizde dalga olmazsa o su durursa kirlenir. Lakin o akıntıyı ayarlamak lazımdır. İthalat ihracatı geçerse Cari açık oluşur ki bu iyi bir işaret değildir lakin bu olmasın diye her kulvara atlamak zaman ve nakit israfıdır. Dünyada ılımlı politikalar geliştiren neoliberal devletler kendi kamu şirketlerini kurup haksız rekabet ortaya koymaktan ziyade oraya harcayacağı parayı kendi özel şirketlerine kredi olanağı sağlıyordu. Devletler arası ılımlı politikalar şirketler bazında ortaklaşa kazan kazan ile iş yapıyor ve işler ülkelerin piyasalarını hareketlendiriyor bu da verdiği güven duygusu ile paralarının güvenilirliğini artırıyor. Yani bir araba yaptığın zaman her şeyini bir yer tarafından yapılması onun için vakit kaybı olurken Adam Smith’in dediği gibi bölüm paylaşımı ile endüstrileşmesi parça parça olunca hem o parçanın tek yerde yapımı o yere uzmanlık ve hızlanma katacaktır hem de bu hızlanma ve uzmanlıktan ötürü daha kaliteli daha fazla ve daha ucuza üretimi mümkün olacaktır. Mesela günümüzde herkesin hayran olduğu BMW araba markası Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Çin, Endonezya, Güney Afrika, Hindistan, Kanada, Malezya, Meksika, Mısır ve Tayland ülkelerinde çeşitli parçaları üretiliyor. Bu hem o devletlerin politik beraberliğini hem de ekonomik çıkarlar müttefikliğine soyunduruyor. Kendine yetebilen ülke mantığı da her şeyini kendi yapan değil ülkeye giren para ile çıkan parayı dengeleyebilenlerle uyuşmaktadır. Milenyum ticareti de budur. Gelişmiş lojistik ağlarla metayı daha ucuz yerinde üretip daha fazla yere satmak. Az önce belirttiğimiz gibi ticaretin asıl sorunu üretim değil tüketimdir. Milenyum ticareti lojistik ve pazarlama üzerine kurulmuş ve bundan büyük inovasyonlar ortaya koymuştur. İnovasyonun başarıyı kamçıladığı ve üretime geçilen fikirlerin alıp yürüdüğü günümüz şirketlerin milenyumda reklamlara anketlere aktardıkları çeşitli paraların aktarılma sebebi de bu ilkeden gelir. Çünkü sistemde ancak yeni düşünüp üretip en iyi şekilde pazarlayabilen kazanacaktır.

Başta bahsettiğimiz sorulara çözümlerimiz bunlar olmuştur.  Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere.

Hoşça ve Sinerjiyle kalın