Çok küçük yaştan itibaren toplumun bireylere yüklediği sorumluluklar isim değiştirse de, asla kaybolmuyor. Evlat, öğrenci, çalışan, arkadaş olurken bizler; farklı personaların yükü altında eziliyoruz. Peki tüm bu sorumlulukların altından ‘mükemmel’ bir şekilde kalkmak mümkün mü? El attığımız her işi o kadar da harika yapmasak ne olur?

  Araştırmacılar ve uzmanlar tek bir ortak tanımda buluşamasa da mükemmeliyetçilik, genel olarak kişinin kendisi için aşırı yüksek beklentiler koyması ve bu beklentilere ulaşma konusunda oldukça endişe duyması olarak tanımlanabilir. Kendinize şu soruyu sorun: Bir işi yapıyorsanız en iyi şekilde mi yapmalısınız? Eğer cevabınız ‘Tabi ki evet!’ ise kulübe hoş geldiniz. 

  Bir ödevi tam zamanında ve tam istenilen şekilde teslim etmek, aile veya arkadaş buluşmalarına asla geç kalmamak, verilen her sözü tutmak, market alışverişini unutmamak, deftere yazıları hep aynı hizada yazmak, dersleri hep geçmek, sınavlarda yüksek başarı göstermek… Verilen görevleri yerine getirmek bakımından mükemmeliyetçilik pozitif bir özellik gibi görünse de, (buna literatürde yapıcı mükemmeliyetçilik* deniyor) sizi daha çok çalışmaya motive eden; kendinizi gerçekleştirmenizi sağlıyor hissi veren bu yapıcılık, öz şefkatinize çekiç darbeleri indiriyor olabilir.

  Kişilerin çoğu, sosyal düzende sorumluluklara karşı farklı tutumlar sergiler. Bu farklılığın nedeni de genelde her bireyin farklı çevrede büyümesi ve toplumsal değerlerinin farklı olmasıdır. Yetiştirilme tarzı veya bir çocukluk travması -bu çocukluk travması genellikle mükemmel görünmenin hayatta kalmak için çok büyük avantaj getirdiği, kırılgan bir karakterin ise kabul görmediği ailelerde görülür- kişinin kendinden aşırı yüksek beklenti içine girmesine, dolayısıyla tam bir görev insanına dönüşmesine ve kendi gözünde, sarf ettiği eforun değersizleşmesine neden olur. Sonuçta, kişi asla süreçten memnun olmaz. Artık gördüğü tek şey başarısı veya başarısızlığıdır. Ancak, bu belirginliği yan yana duran siyah ve beyaz kadar keskin iki kavramın manası sorgulanmalıdır. Bir işin mükemmel yapılması kişiye her zaman başarı getirmeyebilir. Çünkü mükemmel, aslında oldukça görecelidir. Yalnızca sonuca odaklanmak kişiyi çalışmanın zevkinden uzaklaştırmakla kalmaz aynı zamanda her başarısız oluşunda gösterdiği özverinin yeterliliği -bir bakıma kişinin mükemmelliği- sorgulanmak durumunda kalır. İşte bu hastalıklı döngü bir süre sonra bireyleri asla başaramayacakları görevlerin art arda sıralandığı umutsuz bir dünyaya iter. Her üstlenilen görevde görevin değerlendirmesini asla memnun olmayacak tek bir kişi yapar: kişinin kendisi.

  Kendimizi hatalarımızla kabul etmek, başaramadığımız her görevin, gereğini yerine getiremediğimiz her etiketin sonunda; öz şefkat ile toparlanmak ve yeniden ayağa kalkmak için yollar araştırmalıyız: Meditasyon yapmak, düşüncelerimizle baş başa kalmak ve kendimize sonuç her ne olursa olsun teşekkür etmek bunun birçok yolundan bazıları.

Varoluşun kaynağını yalnızca gösterilen başarılara indirgemek, karakterlerimizin farklılığına; çözüme ulaşma yollarımızın dolambaçlığına bir hakaret olacaktır. Benliği toplumsal sorumluluklar üzerinden tanımlamak eğer bir mükemmelliyetçi iseniz sizi içinden çıkılmaz bir öz yıkım döngüsüne sokuyor olabilir. 

Hoşça ve Sinerji ile kalınız.