Çığlık Resmi / 1893-1910 
EDVARD MUNCH

İçsel bir dönüşümdür şu tabii olduğumuz hayat. Sokaklar artık eskisinden daha kirli gözüküyor karşı kaldırımdan. Bizler bu içimiz kadar sessiz olmayan uzuvlarda nefesimiz yettiğince türküler söylüyoruz. Sesimiz çirkindir belki ama içimizdeki çığlık belirtisidir kalplerimizdeki güzelliğin. Yüzlerimizden bir portre akıyor. Çivisi paslı lakin direniyor yaşama tutunmaya. Arada bir uğradığım evde yaşayan yüzü duru, kalbi kuru bir adam vardı. “Yaşamak gürültüyle, ölüm ise hep sessiz gelir.” derdi. Kalbime bastırdığım şu dupduru sözde siz kaç imla hatası bulursunuz bilmem, bilemem. Ancak bu söze kaç ev sığar, kaç köprü bağlar bir virgülün bağlayamadığını onu sizlere betimleyebilirim. Yüreğimi birinizin avucuna sığdırabilirim. Herkes gibi… Fakat yaşamak, bir avuç dolusu savaşmaktan daha çok şey borçluydu bizler için. Hayat gibi toplum da bizleri içselleştiriyor. Bana bakmayın. Ben hiçbir topluluğa ait olamıyorum sadece. Süregelen sıkıntıların ortasında adımı bir levha gibi bir yolda barındırıyorum. Yolculuk nereye giderse aidiyet orasıdır. Sizin kalbimi tırpanlayan sevinçleriniz ve benim hayatın bana nüksettiği inatçı duruşum, beni bir boşluktan daha büyük bir boşluğa itiyor. Hayattaki duruşumuz budur ve ancak şu tabii olduğumuz hayat bizi yok saymayı bir kenara bırakırsa, hayat benim için bir sürçülisan olmaktan çıkacaktır. 

Edvard Munch değilim bir mezbahayı aşılayamam sizlere. Mezbaha birçok insanın ölümüne ev sahipliği yapmış gönlümdedir. Ruhum onunki gibi dolaşmayacaktır belki de kağıtlar arasında. Ancak giderken ardımda bıraktığım şu ömür pek de kötü olmayacaktır. Arada bir uğradığım bir evde yaşayan, kalbinin nuru yüzünün kusuru olmuş bir adam vardı. “Aşk kalbin pıhtısıdır.” derdi. Bu sözü hayatımda fark etmem uzun ve acı bir zamanı buldu. Sizler de bilirsiniz. Zevahir hayat gibi aldatıcıdır. Yaşama gelmeden önce bir gün ölüm olacağını veyahut yaşarken öleceğimizi bilmiyorduk. Zevahir hayat gibi aldatıcıdır. Ardında bir mızrak dolusu ağıtlar, mıh gibi çakılmış ihanetler saklıdır. Hayatın bizleri, ait olmadığımız bir tiyatro sahnesinin ortasına bırakması ve hiç ait olmadığımız bir role büründürüp bizi intihara sürüklemesi gerçektir. Onlar sandılar ki biz intihar ederken de bir oyunun içerisindeydik. Kanımızın boşalması, bedenimizin soğuması gerçektir. Bir kısmımızın fotoğraflarda dahi gülmediği şu hayatta, yaşamak, bizlere ne öğretmek istiyor? Ömrünü bir odalı evdeki tüpün bir kısmıyla ısınıp bir kısmıyla karnını doyurabilen o adam, aynı tüple bir gün hayatına da son verebilecektir, hiç şüphesiz. 

Arada bir uğradığım bir evde yaşayan ellerin pası kaderinin yası olmuş bir adam vardı. Bir gün erken saatlerde öldü. Ölümü öyle sessiz öyle kimsesiz geldi ki. Anlamlar anlamını kaybetti. Bir yeis bin defa belirdi o vakit gökyüzünde. Değiştirmezsen değişmez hiçbir şey bu hayatta. Hayatın bakışlarına tamah etmek gönlümüzün gücüne gitmesin. Bizler, uykusuz kaldık ancak uykuya hasret kalmadık hiçbir zaman. Bizler, haksızlığa uğradık ancak yaşamaktan hak talep etmedik hiçbir zaman. Usulca geçtik bu dünyadan ve usul nedir bildik. Binlerce çehrede gözümüz olmadan bir çehrenin erbabı olduk sadece. Rikkat nedir bilmeyen dudaklara “siz” dedik. İşte o vakit başladı, hayatla kavgamızın ardındaki çığlık.